Taşındık!

27/10/2009

Babamın Hikayelerini artık kendi alan adımız ve kendi server’ımız altında sunacağız. Yeni hikayeleri www.babaminhikayeleri.com adresinden takip ediniz.

Reklamlar

Çerçi

16/10/2009

Çerçilik kapalı ekonomi yıllarının mesleği; sermayesiz meslek; biraz aklı başında ise hangi bakkal olsa mal verir. Genellikle tablası, sepeti vardır. Kasabada köyde dolaşır, çeşitleri bellidir. Para ile “eski” ile satar. Yumurta toplar.

Gittiği yerde aklına ne eserse, neyi öne çıkaracaksa bağırır, neyi varsa sayar:

– Tokalar, taraklar, düğmeler, iplikler, düdükler, oyuncaklar, sakız var, şeker var, üzüm var, leblebi var…

Mahalle mescidi, mahalle fırını, çeşme yakınında ilânat yapar bekler.. Ekseriya çocuklar ilgi duyarlar, çevresini alırlar. Tablasına özenle yerleştirilmiş toka, düğme, nakış ipliği, dikiş ipliği, yorgan ipliği, dantel, kopça, çıtçıt, iğne, ayna, tarak, düdük, krem pertev, Gripin ve sepetin bir bölümünde sakız, şeker, kara üzüm, kırık leblebi çok satılandır. Dom dom şekeri on adet bir ünite, çizgi şekeri (ipe dizilmişküçük renkli şekerler) yirmi tanesi bir ünite, sorma şeker, büyük tek şeker, üniteleri bakkal 5 kuruşa satar, çerçi daha fazlaya getirir. Kuru üzüm, kırık leblebi ölçekle verilir. Ölçek çay bardağının yarısı kadardır. Sepettekilerin stoku çerçinin evindedir.  Sabah çıktığında evden takviye eder. Sepetin diğer bölümü alınan yumurta ve para yerine kabul edilen eskilere ayrılır. Sepetin tabanında yumurtaların kırılmaması için bir miktar saman bulundurulur. Çerçi çeşitlerin ilanından sonra müşteriyi celbetmek için bir ilan daha yapar:

– Çorap eskisiynen, çuval eskisiynen, yün kırıynan (Yün kırığı ile) yumurtaynan, paraynannn..

Diye bağırır. eskiler yün çorap, yün çuval, yün heybe eskisidir. Yapağı, tiftik, kırık yün kabul eder. Aslında para dışındakilerin ölçüsü endazesi de yoktur. Bir iki şey verir, ellerinden alır. Bunlarda kar daha fazladır. Bu ilandan sonra yine bağırır bu defa:

– Satlık yumurta satcaakkk.. Beş tanesi 25 kuruşş.

Herkesin tavuğu kümesi var. Yumurtalarına talip olur. Daha önceden kendine yumurta verenlerin biriktirdiklerini alır.Yumurtaların ve eskilerin yeri hazırdır. Akşam eve giderken tüccara verir, parasını alır. İşte kar budur. Sıcak para bu…

Bir de çerçinin yaz dönemi vardır. Temmuzdan itibaren vişne, zerdali, erik sonra da üzüm satar. Bu mevsimlik iştir. Kasabadan köyden, bahçeden, bağdan satmak için verilen meyve ile uğraşır. Bir hayvan, sözüm ona eşek tedarik eder. İki küfe bir de heybe ve iki kefeli el terazisi.. Köyler, kenar mahalleler randıman verir. Harman yerine uğrarsa zaten malı bitirir. Harman yerleri 1960’lı yıllarda önemini kaybetti. Biçerdöverlerin yaygınlaşmasıyla artık harman yerleri boşaldı. Çerçi harman yerinde buğday ile, arpa ile değişir malını. Harmancıya da kolay gelir. Çerçi de harman yerinden topladığını doğru eve götürür, satmaz…

Çerçi Süleyman, tablası sepeti var. Çerçilerden bir çerçi. Kışın pek çıkmaz. İki bahar, bir yaz çalışır. Bu yaz kasabanın namlı bir bağının üzümünü satıyor. iki küfe kara üzümü eşeğe yüklemiş bağırıyor:

– Üzüme gel, karalar bunlarr!

Süleyman’ın hayvanla, üzümle -hani kar umuyor ya- neşeyle bağırdığını gören birisi; bu işi büyüttün mü, hani üç beş eşekli, sermayeli, çeşidine gaz ocağı, gaz lambası, lamba şişesi, tepsi, tas, tabak, tencere, çaydanlık, bardak, cezve, fincan vs. ilave eden hatırı sayılan, hizmetkarı olan çerçilerden mi oldun manasına:

– Süleyman adam mı oldun…

diye sorar.. Süleyman da anlar cevap verir:

– Eşek elin, üzüm emanet…

Der ve anlatır. Eşeği komşudan aldım. Ödünç. Tabi konuştuk, günlük şu kadar üzüm.. Gelgelelim sabah erken vermiyorlar. Hacete gitti, geldi geliyor… Üzüm, senin Hicazi’nin bağın üzümü. Her sene şunun üzümünü ben satsam derdim.. Bu sene nasip oldu. Kara üzüm. Salkımı seyrek, kabuğu ince, bal gibi. Bunu yiycen, pekmez yaparsan yazık edersin. Millet biliyor, alıyor, ikindi olmadan bitiyor…

Çerçi Süleyman bağıra çağıra üzüm satadursun mahallede evin birinde ne olduysa, nasıl olduysa evin yetişkin oğlu anasını darıltmış. Anası da alınmış gücenmiş. Kime ne anlatacaksın… Gençler edebi biliverseler işin içinden tereyağından kıl çeker gibi çıkıverirler… Susulacak yerde susun, sukut edin; ana konuşsun dinleyiverin. Eğer incitici bir şey varsa onu biraz sonra düzeltir. Kıyamaz ki, sen umudusun. Umudu olmaya devam et, hissi olma, edepli ol, yakınlarınla kavgalı olma. Yani dünya öyle bir meta değil ki nizala değsin.Genç bunu idrak edemiyorsa hayatı anlaması için zamana ihtiyaç vardır. Zamanı gelir anlar da, iş işten geçmese…

Oğlu anasını darılttı ya. Ana kırgın. Bunu bana nasıl yaptı, niye yaptı.. Üzüntülü.. Olayın etkisinde. Bakmış oğlu evin bir odasında namaz kılıyor. Durmuş beklemiş. Bir şey diyecek.. Ne desin… Dışarda Çerçi Süleyman:

– Üzüme gel, karalaarr bunlarr…

diye bağırıyor ya.. Oğlu selam verince anası:

– Oğul bak ananı gücendirdin. Allah senin namazını kabul etmez. Sen en iyisi namazını Çerçi Süleyman’a üzüme ver…

Deyivermiş. Hani adam çorap eskisi ile çuval eskisi ile yün kırığı ile üzüm veriyor. Defolu, arızalı, hurda, eski kabul ediyor. Çerçi namazına belki üzüm verir… Namazın başka bir işe yaramaz demek istemiş.

İmtihan

06/10/2009

berber2

1950li yıllar. Efendi vilayetinin bir ilçesinde tahrirat katibi; ilçesinde onunla iftihar ediliyor. Okumuş adam olmuşlar listesinde; görevli bulunduğu yerde seviliyor; hizmetse benimsemiş, gönüllü, koşuyor… Çocuklarını da ihmal etmemiş; onlar da başarılı… Birisi İstanbul’da tıp okuyor, diğeri nebilennerde devlet okulunda okulunda leyli mecanni (parasız yatılı), küçüğü yanında ilkokul öğrencisi sınıf birincisi… Üçünün masrafları da ona göre, nihayet bir devlet memuru; bir maaşa bakıyorlar. Eh emekliliği de gelmiş, düşünüyor emekli olmayı, bir iş yapmayı, memleketinde arsası var evi yok; mali durumun bir müddet takviye edilmesi gerekli. Bacanağı, kayın biraderi devreye sokuyor, ev yer arıyorlar…

Kiralık ev buluyorlar; Ağa konak geniş, tek kat dolma, tavan taban ahşap işlentili, yüklük dolap çiçeklik masif; ocak peçe eksiği yok. Kayın valideye teyzelere yakın. Dört oda salon. Odaları tamamen kilim döşüyor. Çepeçevre berde yastığı kamış yaprağından yerli imalat, üzerine beyazı çekilmiş, misafir odasının beyazı dantel işlemeli, köşelerde minder, koltuk yastığı topan yastık üçlüsü standard bu… Sobalı odada bir yerli imalat masa, iki adet altı liralık sandalye öğrencilerin çalışması için… Bir de yukarıda rafta bir radyo… Efendi emekli oluyor geliyor eve yerleşiyor. Kirası ucuz.

Yer de lazım. Adam kahveye gidemez. Ey kulübe gitsin; gider de şimdi kulüp bölünmez bütün, gerektiğinde kıvırması lazım, niye gitsin. Neyse yer de bulunuyor. İlçenin gazete bayii Dedebekir yaşlanmış usanmış ilgilenmiyor. Kendi şikayetçi, müşteri şikayetçi; devredecek adam aranıyor. Yakıştırıveriyorlar. Merkezi yerde beş metrekare dükkan tutuyorlar hesaplı.

Dükkana oturuyor gazete bayiliğini devralıyor. Onbeşbin nüfus, gazete bir gün sonra geliyor. Her gün posta treninden öğleye doğru saat 11’de istasyondan getiriveriyorlar. Aboneli gazete, açık gazete, dergi, mecmua, zarf, kağıt, damga pulu… Oh keka. Efendi kasabasına geldi ya, herkes gibi sekiz köşe kasketi başına geçiriyor. Memuriyetteki mutadı veçhile, bu defa kaymakam gibi saat 10’da evinden dükkana geliyor ya, çarşıdan geçerken kahvedekiler efendiyi birbirine gösterip “işte yeni emekli olmuş falan yerde memurdu, her gün yastığının altında nal gibi on lira var. Gazete karı da çabası” diyorlar. Hafta tatiline de alışmış. Tatilde eş dost veya oğlu akrabası bakıveriyor. Efendi tatilini yapıyor.

Küçük oğlu okuldan arkadaş, evler yakın. Çevre dar. Evlerine umumiyetle pazar günü girip çıkıyoruz. Efendiyi de görüyoruz. Evde öğleye kadar pijama ile dolaşıyor. İlgimizi çeken kendi kendine tıraş olması. Tuhaf karşılıyoruz. Kasabada herkes berbere gider, berberde tıraş olur; sık sık da tıraş olunmaz biliyoruz. Efendi küçük aynasını berde yastığın üzerine koyuyor. Karşısına bağdaş kurup oturuyor. Yüzünü köpürtüyor, tıraş oluyor. Bir yandan da çevresindekilere bir şeyler anlatıyor. Emek çekiyor, dikkatle dinliyoruz. Bazen hikayesinden öz geçmişinden bahsediyor. Mesela kendisinden üç beş kere dinlediğimiz memuriyet hikayesi şöyle;

Cumhuriyetin ilk yılları, harpten çıkılmış, güçlük yokluk yılları… İş sahası sınırlı, ziraat kağnı saban bilek gücü ile yapılıyor. Hayvancılıkta sorunlar var. Herkes önce yağını buğdayını hayvanını otunu samanını arpasını düşünüyor. Ticaret bir seviyede, inşaat döşeme dikme kerpiç çamur çoraktan ibaret… Kasabalar köyler dayanışma ile bir geçim için çalışıyorlar. Eğitim iptidai mektep, ilçelerde Rüştiye…

Durum bu iken Valilik bir tahrirat katibi kadrosu için ilana çıkmış. Mahalli gazetede usulen ilan, gören okuyan yokta. Vilayetteki memurlar biliyorlar yakınlarını haber veriyorlar.. Şartları neyse Rüştiye mezunu olacak bir de… Kulaktan kulağa dalga dalga haber yayılıyor. Pek çok kişi ilana uygun olarak kaymakamlıklara dilekçe veriyorlar. Bizim efendi de Rüştiye mezunu, kardeşi de kaymakamlıkta memur. O da dilekçe veriyor. Talepler toplanıyor, Valilik taliplilere tebligat yapıyor, vilayetteki yarışma imtihanına çağırıyorlar.

Vilayet ilçeye 65 kilometre. Otobüs, otomobil yok, tarifeli sefer yok. Tren var. Ara treni, trenle gidilecek istasyon 7 kilometre… Efendiyi bir gün önce hısımlardan gün görmüş, umur görmüş, harpte bulunmuş, esaret çekmiş birinin yanına katıyorlar. At arabası ile istasyona; oradan trenle vilayete gidiyorlar. Şehre çıkıyorlar, otel yok, otel olsa otele inecekler. Yanlarında sarı öküz parası var. Uzun çarşının başındaki Köle Hanı diye meşhur hana iniyorlar.

Uzun çarşı hareketli, imtihana girecekler dolaşıyor. Dışarıdan gelenler hanlara inmiş. Kimisi tanıdığına misafir, cepkenli mintanlı poturlu gençler caddeleri doldurmuşlar. Yolda, handa, aşçı dükkanında konu imtihan; herkes eda, seda, imla, inşa, bina, bab, kalıp müzakere ediyor, kendisine güveniyor.
Bizimkisi kaç yaşında ise gençliğinin baharında sempatik, beraberindeki lafını sözünü bilen kişi; akşam handa bir köşeye çekiliyorlar. Biri notlarına bakıyor çalışıyor, diğeri hancı ile sohbet ediyor. Hancı durumdan haberdar. Çok talipli olduğunu, hanların memur adayları ile dolduğunu, vilayet merkezinden de pek çok gencin imtihana katılacağını, sadece bir tahrirat katibi alınacağını söylüyor ve bir teklif yapıyor:

“Memur adayı için asri kıyafet ceket pantolon gömlek kravat satın alın, veya kiralayın. Size yardımcı olayım, elbisecinin evine haber göndereyim, açsın bakalım” diyor. Kabul ediyorlar. Dükkanı açtırıyor. Hancının tavsiyesine uygun bir elbise beğeniliyor. Uyduruluyor 7,5 liraya kiralanıyor. Sabahleyin aday giyinip vilayet konağına gidiyor.

Dilekçe verenler toplamışlar. Kalabalık bir grup hepsi vilayet konağının önünde. İsimleri alınıyor. İmtihana girecekler bekliyorlar. Neden sonra imtihan heyetinden olduğunu bildiren bir maiyet memuru kalabalığı topluyor. Karşılarına geçiyor, ilanat yapıyor. haydi bakalım:

– Efendiler heyetimiz imtihanı neticelendirmiştir. Vilayetimizde açık bulunan bir tahrirat katibi kadrosuna dilekçe veren ve hazır olan adaylardan falan kişinin tayini uygun görülmüştür.

Diyor ve asri giyimli tek adayı içeri buyur ediyor. Diğerlerinin dağılmasını söylüyor. Kiralık elbiseler içinde içeri giren bizimkisinin işlemlerine başlanıyor, neticede tayini yapılıyor.

Vilayetin önündeki kalabalık aday grubundan ilan edilen neticeye itirazlar oluyorsa da, aklı erenler “Bak adam açıkça dağılmanızı söyledi. Yani ‘ortalıkta dolaşırsanız eğer, ayaklarınızı kırarım’ demeye getirdi, bize kalırsa hiç itiraz etmeyin” dediler. Onlar da hak verdiler…

Ekol

10/09/2009

berber

1950’li yıllar. Büyük bir ilçe. Nüfusu yirmibin. Ortada iki katlı hantal hükümet konağı, yanında belediye, karşısında Şehir Kulübü, Halkevi ve sinema… Diğer tarafta Şehir Gazinosu… Çevresi çarşı. Yirmi caminin beşi, altısı çarşıda… İstasyon Caddesi ana cadde.. Sonunda Millet Bahçesi bulunuyor. Gazino, Halkevi, Millet Bahçesi, 1940’lı yılların hatırası; Sinema yeni…

Şehir gazinosu büyük bir parkın içinde. 500 metrekare kapalı alan, büyük bir sahne, irtifa 6 metre… Klasik kahve durumunda sahnede masa, sandalyeler… Tiyatro, sanat topluluğu, sihirbaz bilmem ne geldiğinde kısa sürede sahne ve salon düzenleniyor… Sahnenin yanında ocak, kasa gösterişli yerde, Mak Artur diye biri kasaya oturmuş, müstecir*; adının Muhsin olduğunu bilen az. Yerinden hiç kalkmıyor. Demirbaş… Gözleri kıpkırmızı.. Kağıt, tavla, domino şıkır şıkır, gürültü de ona göre. Çarşıya bakan kapısında küçük ampüllerle “Şehir Gazinosu” yazılı. İlk açıldığında balkan göçmeni bir vatandaşa verilmiş. Adam kız garson çalıştırmış. Park, gazino önü ve üç beş merdivenle inilen bahçe kısmından ibaret, klasik peysaj: Ortada büst, havuzlar, kenarda çim ve çiçekler, park girişinde büyük bir çınar ağacı…

Halk evi iki katlı, gösterişli bina, sıvanın düştüğü yerlerden kerpiçler görünüyor. Beylik Plan, dörtyüz metrekare kapalı alan var yok. Her şey düşünülmüş. Başında odacı İsmail ağa, yetkili, astığı astık. Kadı, kaymakam, başöğretmen ilgileniyor. Halk oyunları, enstürüman eğitimi, koro, müsamere, gençler girip çıkıyorlar…

Millet Bahçesi mahalle bitimi ve mezarlıktan sonra ortaokulun karşısından itibaren anayol boyunca sürüyor. Uzunca bir koru, çeşitli ağaçlar dikilmiş. Ana yola paralel servis yolu ve su arkı gidiyor. Vaktiyle işte piknik yeri, “Halk ne yaparsa yapsın” diye düşünülmüş. Vatandaş Hıdırellez dışında iltifat etmiyor.Kış ayları haricinde haylaz gençler cumartesi öğleden sonra, pazar günü buraya takılıyorlar o kadar.. Adı iyiye çıkmamış. Bir kısım dışlıyor, bir kısım çekiniyor…

Eğitim kaç okul varsa bir başöğretmen genellikle mevsiminde öğretmenler çocukları sokaktan topluyorlar. Kapı kapı dolaşılıyor. Kız çocukları görülmüyor. Her sınıfta ön sıra kız. O kadar… Orta okul tek; müdür öğrenci sayısı ikiyüz oldu diye seviniyor…

Caminin, çarşının, kahvenin eğitime katkısı sınırlı. Berberler etkin; kulübün, esnafın, zürranın berberleri ayrı. Kişisel gayretleri ile ekol oluşturanlar oluyor. İşte bunlardan birisi de Berber Hâdi… Ustası babası olsa da beşeri münasebetlerindeki başarısı sebebiyle şehrin berberleriyle içli dışlı. Ziyaret eder, hatır sorar, hizmetlerini görür, onları dikkatle takip eder, kendini yeniler… Askerliğini İstanbul’da yapar. Oradan epeyce bilgi ile döner. Türkiye’nin, İstanbul’un aktüalitesiyle gelir.

Yere göğe sığmaz. Canlı hareketli. Merkezde güzel bir dükkan açar. Dükkan yerinde, gençler çevresinde. Ayna, komidin, koltuklar asri, makina, makas, malzeme özenle seçilmiş belli; gösterişli havlu önlük, pırıl pırıl leğenler… Klasik berberler gibi yeni leğen dışarı asılıp reklam edilmiyor, müşteri için kullanılıyor. Herşeyden önemlisi kuşağını çevresinde toplaması, onların da heyecanla dükkana odaklanması.

Gece gündüz koltuklar dolu. Ücret aylık kart. Traştan sonra karttan bir kare kesiliveriyor.. Gece saat onbire, bekçilerin düdük çalmasına kadar traş ve memleket meseleleri, radyo programı, gazetelerin verdiği kitap, icracılar (çalgıcılar) ritim, makam, ilçe yetkilileri; dışarıdaki yetkili hemşehriler, nufuz alanları, akrabaları, bu kesimle diyalog, nasıl ulaşılabileceği, envanter çalışmaları…

Ekol oluşturdular, bunlarla uğraşıyorlar ya, bir gelişme oldu. Berber Hâdi fötr şapka giydi. Usta giydi ya, ekip şuradan buradan şapka sipariş ettiler. Fötr şapka giymeye başladılar. Halktan sorana yanıt yok. Giyen çoğalıyor. Şehrin fotoğrafçısı da giydi, bunların artistik pozlarını vitrine koydu. Diğer taraftan envanter çalışmaları ikmal safhasına geldi. Bilgiler kullanılmaya başladı. Referans ziyaret, talep, dilekçe derken, şu memur, şu bankacı, şu postacı, şu veznedar oluverdiler. Berber Hâdi’nin de KİT’lerden birisinin taşra teşkilatına tayini çıktı. Dükkan kapandı, müşteriler dağıldılar. Fötr şapka giyen de kalmadı.

Hâdi Bey oturmasını kalkmasını bilirdi. Giyimine dikkat ederdi. Doğu’da gittiği yerde lojmanı da oldu. Ağzı laf yapıyor ya lokalin aranan kişisi oldu. Neden sonra yıllık izne geldi, çevresi doldu. Görüştüler, hasret giderdiler. Laf lafı açtı, yeri geldi bir arkadaşı:

– Hâdi Bey, şimdi hakim, kaymakam da giymiyor, giyen de kalmadı. Sen hala fötr şapka giyiyorsun.

diye sormasın mı? Hemen cevap verdi;

– Ben de yüksek tahsilli olsam giymem. İlkokul mezunuyum işte… Siz şapkama karışmayın.

dedi… Kalan konulara geçtiler; memleket meselelerine daldılar, muhabbete devam ettiler.

….

müstecir: Kira karşılığında bir yeri tutan kimse, kiracı.

Papak*

10/09/2009

sapka

[*] Papak: (halk ağzı, giysi) (Erzurum) Bir tür şapka, Örme şapka, Yün şapka

1960’lı yıllar. Kayseri, kış ayları, hava soğuk, ayaza çekmiş, sabah namazı vakti, çarşıya yakın küçük bir cami, sabah namazı kılınıyor. İki saf cemaat farza durmuşlar. Birinci rekattalar. İmam güzel güzel okuyor.

Camide soba yanıyor. Siz nereden bileceksiniz. DDT (Sinek ilacı) bidonundan odun sobası. Küçük bok bidon, çapı elli yüksekliği yetmiş santim kadar. Büyük küçük odun girsin, takos girsin diye tepesindeki kulağına sadece sap perçinlemişler. Üç ayak takmışlar; olmuş soba… Müezzin ne zaman yakmışsa soba randımanını almış, yanları kızarmış, caminin içine rahatlatıcı bir sıcaklık doldurmuş.

Namaz kılıyorlar, kapıdan bir kişi daha girer. Üşümüş, içerinin sıcaklığından memnun, papağını çıkarır. Başına takkesini giyecek. Bakar ki ayakkabılığın yanındaki askıda yedi sekiz fötr şapka asılı… Sobayı da gördü ya; aklına bir fikir gelir. Şapkaları toplar, maşası ile sobanın kapağını kaldırır, şapkaları içine atar… Başına gelecekleri tahmin eder. Bu defa kendi papağını da atar. Kapağı kapatır. Safa girer…

Sıcak bir ortam, namazı kılarlar, tesbihi çekerler, dua ederler. Hoca Kur’an okur, dinlerler. Sakin sakin ayakkabılarına gelirler. Askıdan şapkalarını alacaklar, giyecekler… O da ne! Şapka yok!.. O der “Şapka yok”, o der “şapka yok”, toplanırlar… Her kafadan bir ses, müzakere, müzakere, söylene söylene karakola giderler. Cemaat de şahit. Memur ifadelerini alıyor:

– Fötr şapkaydı, şuraya asmıştım, namazdan sonra bulamadım..

İfadeler böyle. Sıra kaçıncı cemaate gelmişse;

– Papaktı, Şöyle umreden getirdiklerinden. Çıkardım. Takkemi giymiştim. Bulamadım…

Deyince memur:

– Durum değişti, biz bunu yüzatmışüç’e sokamayız. Bu deli işidir. Şüphelendiğiniz varsa söyleyin, zapta alalım.

Der ve neticeye bağlar.

Cemaat başlarında takkeleri olduğu halde şaşkın şaşkın karakoldan ayrılır.

Enfes Kebap

02/09/2009

1950’li yıllar, memleketin iyi aşçısı Yaşar Usta, dükkanı kira, mütevazi masa ve sandalyeler. Mutfak arkada. Buzdolabı yok. Yan duvarda yeni açılan kasap dükkanları gibi ne işe yaradığı bilinmeyen pelur kağıtlar sıra sıra köşelemesine katlanıp asılmış. Dükkanın müşterileri yerli. Perşembe günü pazar kuruluyor. Çarşamba akşamı, perşembe öğleyin hareketlilik görülüyor. Köylü, pazarcı yemek yiyor. Yaşar ustanın gözü kapıda, umutlu müşteri gördüğünde ocaktan çıkar, karşılar oturtur, karşısına geçer, hatır sorar, yemek sayar..

– Enfes kebap varrrık, ilahana dolması varrık..

Tas kebap, lahana dolması, nohut, fasulye, pilav, çorba ne varsa, süsler söyler. Zaten çorba 15, taskebabı 75 kuruş. Veresiye defteri de var. Kazancı bir idare, o kadar…

1980’li yıllar. Denizli merkezde mükellef bir köfteci fayansla kaplanmış mutfak tertemiz, geniş salon, yüksek zemin, karoseramik taban, üç beş buzdolabı kenarda köşede, verzalit masa ve sandalyeler, masada ciltli yemek listeleri… Usta ve iki garson ortak, üçü de iri yarı. Ellerinde yeni yaktıkları sigaralar.. Vakit; öğleye bir saat var. Kapıdan bir müşteri girer, ocağın karşısında bir masaya oturur. Eli ayağı hareketli, belli acıkmış. Bağırır;

– Ustaa!

Usta karşısında, müşteri tanıdık, paralı, cevap verir;

– Ne va len!

Buralarda imla kuralları farklı kullanılmaktadır. İsmin halleri kendilerine göredir. Adam isteyeceğini ister;

– Beni bir köfte yap!

der. Yutkunmaya başlar. Usta piyaz gönderir, bir buçuk köftesini ızgaraya koyar. Mesleğinden, hayatından memnundur. Meselesi bu müşteriye bir de kemalpaşa yedirmektir şu an… Zaten biraz sonra müşteri bastıracak…

2000’li yıllar… İstanbul, Ankara, İzmir’dan başlayan bir kıpırdanma, McDonald, Burgerking, Domino’s… Kimin dünyada şu kadar ülkede şubesi varsa, kendine güvenip fazlalaştırmak için Türkiye’ye gelmişler. Sakladıkları bir şey yok. Menşei şu, patent şu, malzeme mozarella, pepperoni, jalapeno.. Şu şuradan, bu buradan, sos Meksika’dan… Restorant zinciri kendilerine göre kusursuz mutfak, geçerli menüler, ekonomik menüler, promosyon, ev ve iş yerine servis paket… Kare kare renkli menü resimleri, menülerin bir ucunda mutlaka cola-pepsi, güçlü klimaya rağmen ağır yağ kokusu. Genç yaşlı orada… Çocuklar için köşeler, oyuncaklar, ilgi alaka yoğun.. Kız erkek garson özel giysi ve serpuşlarıyla talepleri masalara ulaştırmak için ter döküyorlar… Önce para sonra fiş, mutfakta kısa süre menü hazırlanıyor, müşteriye yetiştiriliyor… Sıcacık…Filistinden bir haber çıkmazsa eğer, işleri iş…

Nihayet iddialı müesseseler. Konyalı, şark sofrası, garb sofrası, Akdeniz sofrası, yıldızlı oteller, turistik tesisler… Büyük yatırım, kalifiye eleman, kaliteli malzeme ile özellikli yemekler ve tatlılar hazırlanıyor. Belli kesime hitap ediliyor. Arabalarına otopark, çocuklarına oyun yeri.. Tarife yüksek, çorba 8 lira… Müşteri memnun. Kredi kartı makbul, badema ödeniyor, nasıl olsa…

İş karın doyurmak, fakat nefis araya giriyor, külfet haline getiriyor. Paralı ekonomi Yaşar Usta’nın 15 kuruşa deftere yazdığı çorbayı müşterilerine spesiyal çorba olarak 8 liradan tarifeye almış. Önce 6 sıfır koy, sonra mukayese et… Biz iki çorbayı da içtik… Uzun boylu bir fark da bulamadık.

İdrak, izan olmayabilir. İnsafsızlık ve israf sorumluluk getirir…

Fıs Fıs Fıs

31/08/2009

İç batı Anadolu’ya 1960’lı yıllarda feyezan halinde yağan yağmurun ardından, Paşadağı’ndan inen seli Adaboğlu Hacı Osman köyün üstündeki Saraycık’tan görmüş. İşte O’nun:

– “Dereden iniverdi gördüm Kırıkminareye doğru yıkılıyordu. Önüne ne çıkarsa “Hadi gidelim.” deyyo. Yemin olsun.”
dediği sel… Sel indi. mal maşat telef oldu. Arazi sular altında kaldı. Geldi şehrin kenar mahallelerini bastı.
Sonra keşif tespit yapıldı. Vilayetten geldi gittiler. Drenaj kanalı açılacakmış şuradan şuraya dediler. Programa alınmış. Neden sonra DSİ’den gelmişler bir mühendis birkaç operatör. Otele inmişler. Aşkar oteli. Yargıya başlamışlar.
Yaz akşamları yemekten sonra otelin kahvesinin önüne oturuyorlar. Halk “Bunlar kanal açanlar. Ankara’dan gelmişler.” diye birbirine gösteriyor. Yine bir akşam bunlardan biri otel katibinden berber sorar. Katip karşıdaki berberi gösterir. Şehir kulübü müdavimlerinin, memurların berberini. Adam tiryaki, kahvenin önünden hep onu görüyorlar ya.. Usta çok konuşuyor. “Başka kime gideyim?” der.
– “Şurada arka sokakta falan berber var.” derler. Gösteriverirler. Adam gider. Selam verir. Oturur. Ustanın koltuğu boşaldığında, buyur ederler. Koltuğa yönelir, ustanın kulağına doğru fıs fıs fıs hafif sesle:
– “Usta saç sakal. Ama bende bir hal var rica edeyim. Mümkünse tıraşta hiç konuşmayınız.” der koltuğa oturur. Berber şaşkın. Yahu bu ne? Adamda ne hal var. Bakalım altından ne çıkacak? Adamı terslese mi? Hiç başına böyle bir şey gelmemiş. Neyse bir tereddütten sonra kendini toplar. Adama önlüğü bağlar. Bir güzel tıraş eder. Oh çeker. Önlüğü alır:
– “Sıhhatler olsun beyefendi.”
der. Adam memnun, denk tıraş etti. Hiç konuşmadı. İyi bir berber buldum diye düşünür. Dükkanda asılı belediye tarifesi şu kadar. Fazla fazla ücretini verir. Usta parayı cebine indirir. Adamın kulağına fıs fıs fıs hafif sesle:
– “Beyefendi. Alışkınım konuşmadan edemiyorum. Rica edeyim bir daha tıraşa gelmeyin. Neden dersen patlayacaktım. İyi geceler efendim.”
der. Şaşkın müşterisini uğurlar.
.

Mesele

31/08/2009

1980li yıllar. Adapazarı Orhan Camii; cami güzel, çevresi güzel, cemaati kalabalık, yaz günü, akşam namazına biraz var. İçeride üç kişi meşgul oluyor, bir genç namaz kılıyor, belli yabancı, acele de ediyor. Yanında cami dışında içinde görmeye alıştığımız bir adam, bu caminin müdavimlerinden, tedirgin namazı takip ediyor. Selam vermesini bekliyor. Genç selam veriyor. Hemen adam:

– “Akşam namazına az kaldı. Kerahat vakti girdi. Bu vakitte namaz kılınmaz.”
der. Yüzüne bakar. Genç:
– “İşçiyim. İş ancak bitti. İkindi namazını farzladım.”
der. Adam yine:
– “Elbisen de temiz değil, bulaşık, dirhem miktarından da fazla; senin namazın kabul olmaz.”
der. Genç:
– “İnşaatta çalışıyorum, acele geldim. Elbise değiştiremedim. Bunlar harç çamur; temiz sayılır. Necaset değil.”
der. Adam bu defa:
– “Hem elini kolunu sallıyorsun. Namazda el kol sallanmaz. Amel-i Kesir oluyor. Namazın bozuldu.”
der. Genç:
– “Ben şafiyim. Biz intikal tekbirlerinde ellerimizi kaldırırız. Bu bizim namazımızı bozmaz.”
der. Bu arada caminin yukarısında taze abdest almış müezzin mendili ile yüzünü kurulamakta, minare kapısında aşağıda olup bitenleri dinlemektedir. Kızar, yüksek sesle hızlı hızlı bağırır:
– “Muhterem cemaat cami adabına uyalım! Camide dünya kelamı konuşmayalım! Camidekileri rahatsız etmeyelim!”
der. Adam bu defa bir elini yukarı kaldırır, aşağıdan müezzine bağırır:
– “Biz burada dünya kelamı konuşmuyoruz. Cemaati rahatsız etmiyoruz. Mesail-i diniye hallediyoruz.”
der. Mesele-i diniye hallediyorum demek ister. Sükut etmez.
.

Baklava

24/08/2009

baklagi

Adam lafçıbaşı. Denk konuşuyor da luzumsuz ayrıntı veriyor, uzatıyor. Kendisinin önemli bulduğu şeyin atlanmasına gönlü razı olmuyor. Konuşurken kendisinden geçiyor, soru sordurmuyor. Önce anlatayım istiyor. İllaki eksiksiz anlatacak; sözün tamamının sözümona eşeğe anlatıldığını bilmiyor. Üfürüyor…

Dinleyenler işte; onlar da kendilerinin bilmez yerine konulmasını istemiyorlar. Kaştan gözden anlayanlar var ya; onlar zaten dinlemiyorlar. Söylediği şeyin sonu başından belli…

Bir vesile ile mahalleli eş dost akraba beşi yedisi bir araya gelmeye görsün, dinletecek buldu ya; mutlaka bir vesile ile anlatacak… Meşhuru babasının ölümünü uzun uzun anlatması; “Bayıldı. Öksürük tuttu. Halsiz kaldı. Kaldırın dedi kaldırdık. Oturtun dedi oturttuk. Şöyle dedi böyle etti. Gözünü araladı. Kızlarını çağırdı ağladı.” der kırkbeş dakika bir saat bitirmezmiş. Usanmışlar.

Yine bir gün evinde on beş kadar akraba toplanmışlar. Lafçıbaşı da var. Baklava gelmiş. Ananevi düğün baklavası… Yerli sarı buğday unundan, ince elekle elerler. Hamuruna katkılar tabiidir tereyağı vs. Yufka açarlar. Evde temiz çarşaf serilen yerlere koca yufkaları sererler. Serilmedik yer kalmaz. Yufka kırıntısı nimet, çocuk çoluk çiğnemesin diye, evde tedbir alınır. Sonra kuruyan yufkalar tepsiye alınır. Tepsi bakır, derinliği dört parmak, kalın. Çapı bir buçuk metre, ağır… Yufka aralarına bir gün önce haber verdikleri manda sahiplerinden gelen kaymaklar konulur. Üzerine fıstık ve kırmızı nöbet şekeri… Mahalle fırınında pişirilir. Fırıncı hak almaz, bahşiş verirler… Şerbeti dökülür. Tellenir, süslenir, pullu örtülür. Araba ile düğün evine gönderilir…

Baklava oğlan evinde önce erkekler sofrasında sonra kadınlar sofrasında sırası gelince konulur kaldırılır. Herkes sofrada yiyebildiğini yer. Kalanı dilimli çörekler üstünde kapı kapı akrabaya komşuya dağıtılır. Bu düğün günü için çağrıdır.

Akşam yemek için toplanıldığında erkekler yer sofrasının çevresine oturular. Onüç ondört kişi ancak sığar. Ortaya çorba, pilavlı et gelir. Sünnetlenir. Sıra baklavaya gelince  güçlü kuvvetli iki kişi ancak sofraya koyabilir. Zaten onlar hazırdır. Baklavanın konulması önemli. Eğer sofradakiler; yardım edenlerin tepsiyi sofradakilerin üzerinden aşırıp koyabileceklerine kanaat etmezlerse biri ikisi kalkar yardım eder. Bir sakatlık çıkmasın. Baklavadan sonra bamya, sonra biber dolması, sütlaç, yaprak dolması ve hoşaf ortaya konur. Sulu bamyadan sonra randıman düşer. Sütlaç manda sütündendir. Sünnetlenir. Dolmalar konulur kaldırılır. Küsmesin diye alan olursa alır. Hoşafta dua edilir. İhtiyar genç ağzı yakışan dua ediverir. Gençlerden dua edip de namazda görünmeyenlerine “hoşaf hocası” denir.

Lafazanın akrabasının düğün yemeği… Çorba pilavlı et yenmiş. Kazasız baklava tepsisi ortaya konmuş. Herkes bir büyük başlasın da biz de başlayalım diye bakınıyor; sofradakilerden biri lafçıbaşı baklavadan yiyemesin diye:

– Emmi bilirsin baban rahmetliyi çok severdik. Kabri cennet olasıca, nasıl ölmüştü anlatsana.
demiş. Bizimkisi oralı olmamış; sadece:

– Yeğenim rahmetlinin eceli geldi o saat öldü…
demiş. Daha bir şey söylememiş. Sofrada büyükler var. Onlar başlayacak. Onların başlamasını beklememiş. Hemen baklavaya uzanmış, önündeki koca dilimi almış, afiyetle yemiş…

Çorap

03/08/2009

untitled

17 Ağustos 1999 tarihinde başlayan Marmara depremlerinde İSKİ afet bölgelerinde oldu. İçme suyu temini, su şebekelerinin tesisi, ıslahı ve tamiri, isale hattı ve içme suyu tesislerinin sağlıklı ve faal tutulması ile ilgili olarak devreye girdi. Bölgeden uzun süre ayrılamadı. Altyapı ağır iş…

3 Şubat 2002 tarihinde vukubulan 6.4 büyüklüğündeki Anadolu depreminde de İSKİ bölgeye intikal eder. Ekipleriyle afet bölgesinde ilkyardım ve kurtarma çalışmalarına katılır. Gösterilen bir kaplıcada teşkilatını kurarak, afet yönetim merkezinin hasar tespit çalışmalarına paralel olarak faaliyetini sürdürür. Çıkan işlere göre ekibi düzenleyerek haftalarca bölgede kalır.

Hasarlı binaların ve tehlike arzeden bir kısım minarelerin yıkılması ile görevlendirildiğinde; İstanbul’un su havzalarındaki kaçak villa ve yapıları emniyet güçlerinin desteğiyle kısa sürede yıkabilen güçlü iş makinaları, bir şef mühendis ve bir kaç operatörle birlikte tırlarla bölgeye gönderilir. İlçe ilçe yıkım planlanır.. İş uzar…

Planladığı şekilde yıkım yapılırken ek işler de çıkıyor. Bitirildiğinde diğer ilçeye geçiliyor. İl merkezine yakın yeni ilçe olmuş bir yerleşim biriminde çalışıyorlar… Cuma günü.. Namaza gidilecek. Şef hazırlanıyor. Oranın büyük camisine gidiyor. Orta kısımlarda bir yere oturuyor. Ezan okunuyor. Sünnete kalkıyorlar. Cumanın dört rekat sünnetinin hangi rekatında ise birden ayağındaki çorabın uç kısmında bir delik olduğunu görüyor. Çorap delinmiş. Ayağının küçük parmağının bir kısmı görünüyor. Ayağında delik çorap var, haberi olmamış. Bu çorapla camiye gelmiş. Daha önce hiç başına böyle bir şey gelmemiş. Anlatıyor:
– Cami başıma yıkıldı.
diyor. Şimdi ne olacak? Şöyle mi etsem, böyle mi etsem, ne etsem? Ben dikkat ederdim, niye etmedim, ne yapayım? derken sünneti bitirmiş… Düşünceli…

Hoca minbere çıkıyor. Hutbe okuyacak.. Cemaat şöyle bir kımıldanıyor. Oldukları yere yerleşiyorlar. Bu dertli bakınıyor. Bakmış önündeki adamın çorabında da delik var. Onun yanındaki adamın çorabına bakmış. O da ne! onda da delik var. Saftakilere boydan boya bakmış. Çoğunun çorabında delik var. Neredeyse herkesin ayağındaki çorapta ufak büyük delikler var. Hiç de aldırdıkları yok. Belki ön saflarda çorabı sağlam cemaat var ama orasını araştıramamış.

Ferahlamış, rahatlamış, çevresindeki çorabı delik cemaate sevgiyle bakmış. Oh demiş.. Hutbeyi can kulağı ile dinleyip namazını gönül rahatlığı ve huşu içinde kılmış.